Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in atalarından gelen Alevi olması ve...
... İtikat itibarı ile Alevilerin tesettür ve dolayısıyla da tesettürün önemini kavramamış olması çok normaldir.
Eski Azerbaycan cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in adının Haydar olması Azerbaycan'da Alevi olmasının bir delilidir. Hatırlanırsa Alevilerin bir kanadı başörtü düşmanıdır. Türkiye'de adı Haydar olup da dindar olan çok insan vardır hiç şüphesiz. Ancak bilinmesi gerekir ki Aleviliğin birçok kolu vardır, mesela Yesevi Aleviliği tam anlamı ile dindar ve itikat sahibi insanlardan oluşur, Caferiler de Alevidir ancak onlar da beş vakit namazlarını kılarlar, ibadetlerini yaparlar ve iyi bir Ehli Müslim insanlardır. Tabii tesettüre özellikle de başörtüsüne karşı çıkan ülkemizde de çok mahluk vardır. Özellikle 28 Şubatı gerçekleştiren şerefsiz tabakası bu konuda büyük mücadele vermiştir.
Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur, Azerbaycan’daki başörtüsü yasağını Türkiye’nin 28 Şubat tecrübesi üzerinden değerlendirerek uygulamanın eğitim hakkı ve toplumsal etkilerini kaleme aldı.
Azerbaycan’ın Başörtüsü Yasağına 28 Şubat Tecrübesiyle Bakmak

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde 28 Şubat denildiğinde, tepeden inme bir müdahale süreci sonucunda insanların inançları nedeniyle eğitimden, çalışma hayatından ve kamusal alandan dışlanmasını hatırlıyoruz. Özellikle başörtülü genç kızların üniversite kapılarında karşılaştığı engeller, annelerin çocuklarının mezuniyet törenlerine alınmaması, kadınların inançları ile eğitim ve meslek hayatları arasında bir tercih yapmaya zorlanması hafızamızda hâlâ canlılığını koruyor.
Bugün Azerbaycan’dan gelen, başörtülü öğrencilerin okullara alınmadığına ilişkin haberler bu nedenle Türkiye’de alelade bir dış politika meselesi olarak değerlendirilemez. Okul kıyafetlerine ilişkin kuralların başörtülü öğrencilerin eğitimden uzak kalmasına yol açması, hangi gerekçeyle ve kimler tarafından savunulursa savunulsun, makul bir çizgide tartışılabilmelidir.
28 Şubat’ın akıbeti Azerbaycan’daki politikanın akıbeti için ne söylüyor?

Türkiye’de 28 Şubat sürecini savunanlar, başörtüsü yasağını laikliğin, kamu düzeninin ve çağdaş eğitimin gereği olarak sunuyordu. Bu yaklaşımın temelindeki varsayım, kadınların başörtülerini çıkarmaya zorlanmaları hâlinde toplumsal hayatın resmî ideoloji doğrultusunda şekilleneceğiydi.
Ancak yasakla insanların inançlarını ve hayat tarzlarını değiştirmeye çalışmak, beklenen sonucu vermedi. Çeşitli kurumların topladığı verilerle yaptığım analiz sonuçları gösteriyor ki başörtüsü yasağı sonucunda örtü kullanan kadınların oranı düşmemiştir ancak başörtüsü kullanan kadınlar hem eğitim olarak hem de iş hayatına katılım açısından başörtüsü kullanmayanlara göre daha geride kalmıştır[1],[2]. Velhasıl yasağın bedelini dindar kadınlar toplumsal hayattan dışlanarak ödemiştir.
Bu bulgular Azerbaycan’da yasağın nasıl sonuçlar doğurabileceğine işaret edebilir.
İlham Aliyev yönetiminin bu uygulamadan siyasi bir kazanç elde edeceğini düşünmek de güçtür. Eğitim çağındaki kız çocuklarının başörtüleri nedeniyle okul dışında kalması, laiklik tartışmasını derinleştirmenin ötesinde, AK Parti’ye zemin hazırlayan bir faktör olmuştur. Seküler tandansı ile bilinen İlham Aliyev sadece kendi koltuğunu düşünüyor olsa bile bu tarz uygulamalar uzun vadede kendi menfaatine olmayacaktır.
Azerbaycan’ın dindarlığı Türkiye’den çok farklı mı?
Azerbaycan’daki tartışmada 1997 Türkiye’sine benzer şekilde laiklik ilkesine yapılan atıflar oldukça dikkat çekiyor. Ayrıca, Türkiye ile Azerbaycan’ın çok farklı tarihsel tecrübeleri olduğundan dem vuruluyor. Elbette iki ülkenin arasındaki farkları göz ardı etmemek gerekir.
Azerbaycan, uzun yıllar Sovyet yönetimi altında kalmış, komünist rejimin din üzerindeki baskılarını yaşamış ve komünizm dolayısıyla dinin toplumsal hayattaki rolünün belirli ölçülerde zayıfladığı bir ülkedir. Dünya Değerler Araştırması kapsamında 2011 ve 2018 yıllarında Türkiye ve Azerbaycan’dan toplanan veriler buna işaret etmektedir. Azerbaycan’da 2011’de cevaplayıcıların %36’sı dinin kendi hayatları için çok önemli olduğunu söylerken, Türkiye’de bu oran aynı yılda %68’dir. 2018 yılına gelindiğinde her iki ülkede de dinin hayatında çok önemli olduğunu söyleyen insanların oranı düşerken, Azerbaycan’daki düşüş çok daha keskindir. 2018 yılı itibarıyla dinin kendisi için hiç önemli veya önemli olmadığını söyleyen insan oranı Türkiye’de %11 civarında iken, Azerbaycan’da %37’dir. Diğer bir ifadeyle Azeri toplumu Türkiye’den çok daha seküler demek yanlış olmaz. Fakat Azerbaycan’da dine çok önem verdiğini söyleyen %16’lık bir nüfus olduğu da yadsınmamalı.
Şekil 1. Hayatta Dinin Önemi Sorusuna Verilen Yanıtların Dağılımı
Kaynak: Dünya Değerler Anketi
Bu minvalde göz atılabilecek bir diğer kaynak da Inglehart-Welzel haritası olarak bilinen aşağıda gösterilen Dünya Kültür Haritası olabilir. Bu harita çok sayıda ülkelerden toplanan veriler üzerinden ülkeleri çeşitli kültürel kategorilere yerleştirmektedir. Bu harita ile ilgili çok şey söylenebilir. Fakat bu yazı açısından ilginç olanı, Türkiye ve Azerbaycan’ın bu haritadaki konumları, Afrika ve İslam kategorisinin sınırında iki ülke olduğunu göstermekte ve bu iki ülkenin Müslüman dünyanın geri kalanından önemli ölçüde farklılaştığını ortaya koymaktadır.
Inglehart-Welzel Dünya Kültür Haritası, 2023
Demem o ki, evet yakından bakınca Türkiye’de halk Azerilerden daha dindar ama Müslüman dünya çerçevesinden bakılınca Azeriler ile birbirimize çok daha benziyoruz ve onların Türkiye’nin 28 Şubat tecrübesinden alabileceği dersler olabilir.
Başörtüsü yasağına Azerbaycan’ın iç meselesi denilerek geçiştirilebilir mi?
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik bağı, “iki devlet, bir millet” söylemiyle yıllardır en güvenilir diplomatik ve toplumsal ilişkilerden biri olarak anılıyor. Bu bağın zedelenmesini hiç kimse istemez. Ancak kardeşlik, yaşanan bir haksızlığa sessiz kalmayı gerektirmez.
Azerbaycan’ın Karabağ Savaşı sırasında Türkiye’den aldığı desteğin de bu meselede hatırlatılması ise gereksizdir. Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği siyasi, askerî ve diplomatik destek, iki ülke arasındaki bağların ne kadar güçlü olduğunu gösteren tarihî bir örnektir. Ancak, Azerbaycan yönetiminin bu desteği yüksek sesle dile getirmemesi ise anlaşılır. Hiçbir egemen devletin, başka bir devletten yardım aldığını siyasi söyleminin merkezine yerleştirmesi beklenemez. Geçmişte yapılan yardım da Azerbaycan’a müdahale hakkı vermez.
Bununla birlikte, bir devletin egemen olması, politikalarının eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Ayrıca eleştiri ile müdahale birbirinden ayrıdır. Türkiye'nin Azerbaycan'a ülke seviyesinde resmî baskı kurması başka; Türk akademisyenlerin, gazetecilerin ve sivil toplum kuruluşlarının çocukların eğitim hakkı hakkında görüş açıklaması başkadır.
Üstelik başörtülü kız çocuklarının eğitim hakkını savunmak, Azerbaycan halkına karşı çıkmak anlamına gelmez. Tam tersine, Azerbaycan halkının her ferdinin eğitim hakkından eşit biçimde yararlanmasını istemek demektir. Eleştirimizin hedefi Azeri kültürü değil; hak ve özgürlükleri sınırlandıran İlham Aliyev yönetiminin aldığı bu politikaya yönelik olmalıdır.

Başörtüsü yasağına Azerbaycan’ın iç meselesi diye yaklaşmak, Gazze’de yaşanan katliamlara da Filistin’in ve İsrail’in iç meselesi demeyi gerektirir.
İlham Aliyev yönetiminin başörtüsü yasağına yönelik eleştirileri Azerbaycan’ın egemenliğine müdahale olarak sunması ise basit bir eleştiriden kaçma taktiğidir.
Yasağa karşı çıkarak Azerbaycan’ı İsrail’e itiyor olabilir miyiz?
Bu sorunun tamamen anlamsız olduğunu söyleyemeyiz. Azerbaycan’ın İsrail ile yakın ilişkileri sır değil. 2026 yılı Birleşmiş Milletler toplantısında Netenyahu’nun konuşması sırasında salonu terk etmeyen az sayıda ülkeden biriydi Azerbaycan.
Türkiye’nin Azerbaycan yönetimine yönelik resmî ve sert bir siyasi tutumu, bazı koşullarda Bakü yönetiminin Ankara ile ilişkilerini yeniden değerlendirmesine ve İsrail’le yakınlaşmasına neden olabilir.
Bundan kaçınmak isteyen Türk resmî makamları bazı hassasiyetleri gözetebilir. Ancak bu hassasiyet, toplumun tamamının susması gerektiği anlamına gelmez.
Bir hükûmetin başka bir ülkenin iç politikasına müdahale görüntüsü verebilecek adımlar atmasıyla bir akademisyenin, gazetecinin, sivil toplum kuruluşunun veya sıradan bir vatandaşın eğitim hakkını savunması arasında önemli bir fark vardır.
Azerbaycan’la ilişkileri korumak adı altında Türk toplumunun kardeş Azerbaycan toplumuna söz söylemesini kısıtlamak ise ancak kraldan çok kralcılıktır.
Bu nedenle 28 Şubat tecrübesini yaşamış bir millet olarak yapmamız gereken nihai kararın Azerilere ait olduğunun da farkında olarak, başörtüsü yasağının muhtemel olumsuz etkilerini yapıcı bir diyalog zemininde onlara hatırlatmaktır.

Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!